|
|
Doç.Dr. Orhan Özçatalbaş |
| | Yazarın Diğer Yazıları | Yazarın Özgeçmişi | |
 |
GDO,Bal, ve Hititler |
. |
| 18-Aralik-2009 Cuma- Doç.Dr. Orhan Özçatalbaş |
İlk bakışta bu başlıkta nereden çıktı, dört binyıl öncesiyle
bugünü biraraya getiren etken nedir, diye düsünülebilir, hele hele bir
akademisyen kaleme alıyorsa bunu, konu daha fazla ilgi çekebilir. Ancak
bu yazı bilimsel içerikli bir makale iddiasında değil ve GDO
teknolojisi ile Hititlerin teknolojilerini karşılaştırmak gibi iddiası
da yok, bir deneme, bir yüksek sesle düşünce ürünü. İsterseniz okuyup
birlikte karar verelim…
Tarih 6 Kasım2009'du ve güne, posta
kutusuna düsen bir mesajı okuyarak basladım. Gazeteci yazar Sn.Yılmaz
ÖZDİL’in yazısı eklenmişti, mesajın arkasına. "GDO’lu diyet tarifleri
" başlıklı yazısında Sn Özdil özeleştiri yapmamızı da isteyerek, şöyle
diyordu: Haliyle panik halindesiniz... “Nasıl anlarız? Genetiği
değiştirilmiş organizma yemekten nasıl kurtuluruz?” filan. Şöyle...
* Annaneniz
öpülesi elleri parçalanırcasına, ovalaya ovalaya tarhana yaparken, siz,
“Aman annane be, boş versene” deyip, marketten hazır çorba alıyordunuz
ya... Annane rahmetli oldu ve siz, o tarhananın tarifini annaneden
alıp, bir kenara yazmadınız ya... İşte o nedenle, siz, genetiği
değiştirilmiş organizma yemekten kurtulamazsınız maalesef.
* Ne
verirlerse... Onu yiyeceksiniz. *Kız evlat yetiştiriyorsunuz, en iyi
okullara gönderiyorsunuz... Piyano çalıyor, İngilizce konuşuyor, Grammy
alanları tek tek biliyor. Bilmeli... Ama alt tarafı limon, şeker ve su
kullanıp, limonata yapmasını bilmiyor! Yoğurdu çırpıp, ayran yapamıyor,
ayran... İşte o nedenle, kızınız, genetiği değiştirilmiş meşrubat
içmeye mahkûm maalesef... Torunlarınız da. Zahmet edip sütlaç
yapmadığınız için, kek yapmaya üşendiğiniz için... İçinde ne olduğunu
bilmediğiniz gofretleri, mısır patlaklarını ... (devamı için bakınız
kaynak (1) ), diye devam ediyor..
Evet dahası pek cok bize
özgü ve kulturumuze ait değerler bu şekilde kayboluyor ve gidiyor...
ayrıca mevcut değerlerin korunmasına yönelik girişimler de, az da olsa
bulunuyor... Sanırım GDO’lu gıdalar konusu bir kez daha bunu gündeme
getirdi ve hatırlattı(2). Eski sebze ve meyvelerin kokusu ve lezzeti
hep söylenirdi, son zamanlarda çokca daha fazla söylenir ve anılır
oldu... Örneğin BAL KONUSUnu ele alalım. Yapılan çalışmalarda arı ve
bal üzerinde GDO'ların polenlerinin verdiği bir zarara henüz
saptanmamış olduğu, yani arı ve bal üzerinde GDO'lu bitkilerin
polenlerinin sorun yaratmadığı belirtiliyor (Gürel,F., 2007,www.hattusabal.ile.biz).
Bunun yanında ülkemizde üretilen balın ne kadarının gerçek ve iyi tarım
uygulamaları kapsamında üretildiği ve ne kadarının tüketicimize
ulaştığı konuları da tartışılıyor. Özellikle entansif tarımın yoğun
olarak yapıldığı günümüzde arılar polenleri hangi ürünlerin hangi
özellikteki çiçeklerinden topluyor, aldığı polenleri taşıyıp hangi
GDO'lu veya GDO’suz bitkilerin çiçekleriyle tozluyorlar... Bu durum
diğer kaygılar yanında biyolojik çeşitliliğin korunması bakımından arı
ve bal üreticiliği hakkında önemli sorular sormayı gerektiriyor. Burada
arının çiçeklerin döllenmesinde çok önemli olan etkisinin hangi yönde
gelişmelere yol açacağına yönelik kaygıları artırdığı söylenebilir.
Dolayısıyla özellikle bugün için en azından biyolojik çeşitlilik ve
benzeri bakımından, konu GDO ile ilişkili…
Balın çok
değerli bir gıda olduğu kesin, ancak iyi tarım uygulamaları veya
organik üretim kapsamında üretilmisse çok ama çok daha daha değerli.
Çünkü organik ürünler kimyasal maddelerden uzakta ve organik kökenli
girdiler kullanılarak üretildiğinden organik ürünler en sağlıklı
ürünlerdir... Avrupa Birliğinde ve gelişmiş diğer ülkelerde toplum
sağlığını öne alan politikalar kapsamında iyi tarım uygulamaları
(Globalgap, Bioterörizm yasası vd.) veya organik üretimin
yaygınlaştırılması da bulunuyor (3)...
Türkiye kovan sayısı ve bal üretimi dünyadaki bal üreticileri arasında
ilk sıralardadır. Dünyada ki bal üretimi bakımından en önemli
üreticilerden olmamıza rağmen, halen dışarıdan bal alımı(ithalatı) söz
konusudur, hatta kayıtlı ithalat yanında, sınır ticareti vb
nedenlerle kayıtsız ithalatın da olduğu bilinmektedir.
Konuyla ilgili olarak Organik Bal üretimi konusunu ele alan ve “…
Antalya’da 70–80 bin işçisi bulunan : ) ..” Sn. İsmet ÇENESİZ'in
yazısında (4) belirttiği organik bal üretimi üzerinde, Hattuşa bal
örneğinden hareketle üzerinde durmak yerinde olacaktır. Ülkemizin
farklı bölgelerinde farklı konularda az da olsa ortaya çıkan benzer
girişimlerin teşvik edilerek üretimin geliştirilmesi ve
yaygınlaştırılması gerekiyor. Bu nedenle Hattuşa örneğini hayata
geçiren başta Çorum Arı Yetiştiricileri Birliği başkanı Sn. Yunus TURNA
olmak üzere, bu girişimi destekleyen Çorum Valisi Sn. Mustafa TOPRAK'a,
Tarım İl Müdürü Sn. Abdulbaki ŞAHİN ve Çorum Arı Yetiştiricileri
Birliği üyelerine (5), toplum ve çevre sağlığının korunmasının yolunun
sağlıklı gıda üretiminden gectiğine inanan ve bu konularda
duyarlılıkları olan bir akademisyen olarak tesekkur etmemiz
gerekiyor. Bundan böyle iç anadolu ile karadeniz bölgesinin geçiş
bölgesinde bulunan Çorum'dan geçerken alınması alışkanlık haline gelen
Leblebisinden sonra, artık ikinci bir ürün olarak Çorum'un Organik
Balını yani "Hattuşa Bal"ını da (6) almadan geçmeyeceğiz, görünüyor.
Kısaca Çorum'un sağlıklı organik balı, leblebide de olduğu gibi
Çorum'la özdeşlesecek gibi görünüyor. Ayrıca Hititlerle
ilişkilendirildiğinde, özelikle GDO’lu ürünlerin çokca tatışıldığı
bugünlerde hafızalarımıza kaydolacak gibi.... Bu bakımdan Hattuşa’ın
marka olarak seçimi iç ve dış pazar için oldukca önemli, markayı
güçlendiren temel konu ise Hititlerin bal ile bağlantılarında yatıyor.
Çünkü Hititler’in çivi yazısıyla yazdıkları toprak levhalardan
anlaşıldığına göre günümüzden 4000 önce arıcılığı bildiklerini
öğreniyoruz. Hatta levhalara yazılan reçetelerde Hititlerin ve
Sümerlerin balı hastalıklarda kullandıkları konusu araştırıcılar
tarafından ortaya konulmuştur. Bu veri gerçekten önemlidir. Hititlere
başkentlik yapmış olan bu topraklarda dört bin yıl önce de balın
bilinmesi, üretilmesi ve sağlıklı bir ürün olarak sağlık bulmak üzere
tüketildiğinin ortaya konulması (7), Hattuşa Bal’ı marka olarak
destekleyecek çok önemli bir veridir. Örneğin, “Hattuşa bal, dörtbin
yıldan süzülüp gelen doğal besin kaynağı”, gibi etkileyici tanıtım
sloganları denenebilir. … Ayrıca Oğuzlar, Kıpçaklar, Suvarlar gibi
Türk boyları da Kaşgarlı Mahmud’un açıklamasından da anlaşıldığına göre
bal ile ilgili önemli bir kültüre sahiptirler ve önceleri balı arı
yağı, sonraları ise bal olarak adlandırmışlar ve balı bir sağlık
kaynağı olarak görüp değerlendirmişlerdir (8).
Hattuşa Bal örneği yanında, ülkemizin diğer bölgelerinde az da olsa
benzer girişimler farklı alanlarda ortaya çıkıyor. Örneğin Erozyonla
mücadele konusunu esas mücadele alanı olarak belirleyen ve çeşitli
toplumsal projelere de imza atan Sn.Hayrettin Karaca'nın kurucusu
olduğu Tema Vakfı da organik bal ve diğer bazı organik ürünleri
topluma sunuyor (9).
Dolayısıyla
toplum ve çevre sağlığını öne alan benzer tüm girişimlerin olağanüstü
desteklerle yaşatılması, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması
gerekiyor. Organik ürün üreten birlik, vakıf, ve diğer tüzel ve özel
kuruluşların güçlerini birleştirerek, var olduğu bilinen pazarlama
sorunlarına dayanışma içinde çözüm bulmaları daha kolay olacaktır. Bu
arada organik ürünlere talep yaratma konusunda çeşitli kampanyalar ve
çalışmalar yapılabilir. Toplumun bilinçlendirilmesine ve
bilgilendirilmesine yönelik etkin yayım yöntemleriyle tüm tüketicilere
ulaşma olanakları üzerinde durulabilir.
Sonuç olarak
toplumumuza sağlıklı ürün sunma yarışında olanları gönülden destekliyor
ve toplum yararı dikkate alınarak gerçekleştirilen bu tür girişimlerin
ilgili kamu ve özel kuruluşlarca ödüllendirilmesi ve medya tarafından
gündeme getirilmesi gerektiği konusunu kamuoyunun takdirlerine
sunuyorum...
Orhan ÖZÇATALBAŞ http://akdeniz.naturalforum.net/forum.htm
|
|